Şah Sultan

sah-sultanYaklaşık bir yıldan beri başucumda duran ve okumaya fırsat bulamadığım İskender PALA’nın “Şah Sultan” adlı kitabını nihayet okudum. Belki de kitabı daha önceden okuyan eşimin kitabı çok beğenmesiydi bana kitabı geç okutan. Bu yüzden kitabı okumayı geciktirip yıllandırdım biraz kafamda.

Birisi öz annesini öldürtmüş, diğeri babasını derdest edip kardeşlerini, yeğenlerini ve vezirlerini öldürtmüş iktidar hırsı ile yanıp tutuşan  iki hükümdar.

Sonradan Şah İsmail’in yeğeni olduğunu öğrenen küçük bir çocuk ile Hasan ve Hüseyin adlı ikiz kardeşlerin anlatımlarıyla hayat bulan hikaye insanı farklı dünyalara götürüyor. Küçük çocuk sevginin ne olduğunu keşfetmeye çalışıyor. Hikaye boyunca sevginin envayi çeşit tanımını yapıyor. İkiz kardeşlerden birisi kızılbaşların hükümdarı Şah İsmail’in diğeri ise Şah’ın can düşmanı Sultan Selim’in has adamı.

Bir sevenden sevgiliye verilen bir incinin önce Şah İsmail’e, ardından Çaldıran Savaşı’nda Şah İsmail’le dövüşen bir Osmanlı askerine, ondan Sultan Selim’e ve tekrar sevgilinin eline geçmesi ve en sonunda toprağa gömülmesi şeklinde son bulan yolculuğunun tarihle yoğrularak anlatıldığı güzel bir hikaye…

Kitabı okumadan önce alevilik inancı ile ilgili bazı kavramlar hakkında ön bilgiye sahip olmanız faydalı olacaktır. Yoksa benim gibi kitap okumayı bölüp zaman zaman google amcaya soru sormak zorunda kalacaksınız. Kitap okunduktan sonra sizi bazı konularda araştırma yapmaya teşvik edecektir. Kendi adıma konuşursam Sultan Selim’in küpe takıp takmadığı muamması bunlardan biri.

Daha önce İskender Pala’nın Lale Devrinde geçen bir hikayeyi Lale Devri ve Patrona Halil isyanını da harmanlayarak anlattığı “Katre-i Matem” adlı kitabını ve yine Yunus Emre’nin hayatını konu alan “OD” adlı kitabını okumuştum.(Katre-İ Matem matem damlası demektir. Aynı zamanda bir lale cinsinin adıdır.) Dili edebiyat ve tarihçi olmayanlara göre biraz ağır olsa da hoşuma gitmişti. Şah Sultan’ı daha da beğendim. Katre-i Matem’e göre anlatım daha sade ve oldukça sürükleyici. Özellikle insana kitabı okumayı bıraktıracak gibi görünen ilk 5-6 bölümün ardından kitabı elinizden bırakamıyorsunuz.

“OD” ise insanı tasavvuf dünyasına götürerek günlük işlerden ve kaygılardan sizi alarak çok farklı diyarlara götürüyor.(ODUN:ateş veren şey, OD: ateş demek. Tasavvufta ise gönülleri tutuşturan alev demek). Kitaptan aklımda kalan en can alıcı bölüm ise Mevlana’nın Yunus Emre hakkında söyledikleriydi. “Sufilik yolunda hangi makama erişmişsem, şu Türkmen kocası Yunus’un ayak izini orada gördüm”

Şah Sultan’a dönecek olursak, müthiş bir araştırma ve emeğin harcandığı, kitabın kaynakça kısmının oldukça zengin olmasından belli.

Aşağıda, Şah Sultan’da  geçen bazı konularla ilgili Tarihçi Erhan AFYONCU’nun başlıklar halinde verdiği bilgiler mevcut;

Yavuz Sultan Selim’in küpe takıp takmadığı muamması;

yavuz-sultan-selim

Yavuz Sultan Selim denince aklımıza hep kulağı küpeli, palabıyıklı bir resim gelir. Daha sonraki dönemde yapılmış olan bu resim, tarih ders kitaplarında kullanıldığı için herkes Yavuz’u böyle tanır.

Hatta kulağındaki küpenin sebebi üzerine birçok hikâye uydurulur. En ilginç rivayetlerden biri

Yavuz Sultan Selim kılık değiştirerek Tebriz’e gidip, Şah İsmail’i satrançta yenince şahın, Şehzade Selim’e yenilginin hırsıyla bir tokat atması üzerine, Yavuz’un da bu tokat kulağıma küpe olsun diye küpe takmasıdır. Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan bu resmin tarih ders kitaplarında kullanılması Osmanlı tarihinin en önemli yanlışlarından birine sebep olmuştur. 16. yüzyıla ait ve daha sonraki dönemlerde çizilmiş minyatürlerde sultanın kulağında küpe olmadığı gibi, portresi de çok farklıdır. Ayrıca Selimname’ isimli Yavuz’un hayatını anlatan kitaplarda sultanın küpe taktığına dair bilgiye rastlanılmaz. Türkmenler arasında küpe takmak eski bir gelenektir. Ayrıca bazı tarikatlarda dervişler dünyadan ve dünyevi nesnelerden soyutlandıklarını göstermek için mengüş (küpe) takarlardı. Bu iki gelenek de Yavuz Sultan Selim’e değil Akkoyunlular’ın topraklarında Safevi Devleti’ni kuran Şah İsmail’e uymaktadır.”

Kaynak: Erhan Afyoncu “Yavuz’un Küpesi” (Yeditepe Yayınları)

Kitaptan İlginç Başlıklar;

Çaldıran Savaşı’nda Kaçan Şah İsmail’di

Safeviler üzerine yürüyen Osmanlı ordusu, Doğu Anadolu’nun coğrafi şartları ve çevrenin iaşe-ikmal açısından Safeviler tarafından elverişsiz hale getirilmesi sebebiyle seferin başlarında zor duruma düşmüştü. Yavuz’un sert tedbirleriyle ilerleyen Osmanlı kuvvetleri Çaldıran’da 23 Ağustos 1514’te karşılaştıkları Safevileri ateşli silahlarıyla büyük bir mağlubiyete uğrattı. Büyük bir kısmı yok olmasına rağmen Safevi ordusu da son derece sert bir karşılık vererek, Osmanlı askerlerini yıpratmıştı. Şah İsmail, eşi Taçlu Hatun’u ve hazinesini savaş meydanında bırakarak kaçtı. Safevi hükümdarının muharebeden kaçtığı yalnız Osmanlı tarihlerinde değil, Safevi tarihlerinde de şöyle anlatılır: “Şah, ordusunun dağıldığını görünce savaş meydanından ayrıldı. Ustaclu Hızır Ağa, ona kendi atını verdi. Osmanlı askerleri şah tarafından süslü elbiseler giydirilen Avşarlı Sultan Ali Mirza’yı Şah İsmail sanıp yakaladılar. Fakat onun Şah olmadığı anlaşılınca öldürüldü. Safevi ordusu dağıldı. Yavuz Sultan Selim bunu bir savaş hilesi zannederek Safevileri takip ettirmedi.”

Yavuz, Türkmenleri öldürmedi

Yavuz Sultan Selim’in İran seferi sırasında Anadolu’da Şah İsmail’i destekleyen 40 bin kişiyi tespit ettirip, kimini öldürttüğü, kimini de hapsettirdiği yönündeki rivayet kaynakların birbirinden naklen tekrar ede ede günümüze gelmiştir. Yavuz döneminde yazılan kitapların çoğunda Türkmenlere yönelik böyle büyük çaplı bir katliama dair bilgi bulunmaz. Dönemin kaynakları incelendiğinde, bazı Türkmen aşiretlerinin sürgüne gönderildiği, bazı Türkmenlerin ise takibata uğratılıp öldürüldükleri görülür. Ancak o günün şartlarında nüfus açısından çok büyük bir rakamı ifade eden 40 bin kişinin öldürüldüğü iddiaları gerçeği yansıtmaz. 16. yüzyılda Anadolu’da Sivas, Tokat gibi şehirlerin nüfusunun 3-4 bin kişiden oluştuğu dikkate alındığında 40 bin rakamının 10-15 şehrin tamamen yok edilmesi manasına geldiği, bunun da, o dönemde bu kadar büyük nüfus eksikliğine rastlanılmaması sebebiyle doğru olamayacağı anlaşılacaktır. Yavuz’un, Safevilerle mücadelesi üzerine araştırmalarda bulunan Jean-Louis Bacque Grammont, “Padişahın o tarihte 40 bin kişiyi kılıçtan geçirttiği iddiasını doğrulayacak hiçbir delilin bulunmadığını” belirtir. Yine Türkmenler üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Tufan Gündüz, o dönemde bir köyün 10-50 haneden oluştuğu hesaba katılırsa 40 bin kişinin öldürülmesinin 1000-2000 köyün yok edilmesi demek olacağını belirtip, Osmanlı vergi sayımlarında bu kadar büyük bir nüfus eksilmesi görülmediğini söyler. Ayrıca Osmanlı tarih yazarlarının padişahlarının şan ve şereflerini artırmak amacıyla rakamları abarttıklarını belirtir.

Asıl Şah İsmail Sünnileri kesti
Safevi Devleti 1501’de kurulduğu zaman İran’ın büyük bölümü Sünnî idi. Ancak Şah İsmail, İran’da Oniki İmam Şiası’nın tesisi konusunda kararlı bir yol izledi. Şiîlik İran’ın resmî mezhebi hâline geldi ve devlet eliyle hızlı bir Şiîleştirme politikası takip edildi. Devlet adamları “Tebriz halkının çoğunluğu Sünnî, Şiîliği kabul ettiremeyiz.” deyince Şah İsmail, “Ben bu yola baş koydum. Ya Şiî olurlar, ya da kılıcımın tadını tadarlar.” demişti. Kısa bir zaman içinde Şiî ezanı tesis edildi, hutbelerde ilk üç halifeye ve Hz. Aişe’ye lanet okunması gelenek hâline geldi. Tebriz meydanında toplanan halka önce Şiî fıkhı anlatılıyor, daha sonra din adamlarının nezaretinde topluca mezhep değiştiriliyordu. Şiîliğe geçmeyen bölgelerde katliamlar yapıldı. Bağdat, Yezd ve Horasan gibi yerlerde kadın-çocuk denilmeden on binlerce insan öldürüldü. İzlenen kanlı ve acımasız siyaset sonucunda Türkmenlerin ve diğer halkın dinî anlayışında köklü değişiklikler meydana geldi.

Kaynak: Erhan Afyoncu “Yavuz’un Küpesi” (Yeditepe Yayınları)

ERHAN AFYONCU’NUN BUGÜN GAZETESİNDEKİ YAZISI

Yavuz Sultan Selim küpe takmazdı

Küpe rivayetleri

Yavuz Sultan Selim denince aklımıza hep kulağı küpeli, palabıyıklı bir resim gelir. Yavuz’a ait olmayan ve daha sonraki dönemde yapılmış olan bu resim tarih ders kitaplarında kullanıldığı için herkes Yavuz’u böyle tanır. Hatta kulağındaki küpenin sebebi üzerine birçok hikâye uydurulmuştur. En ilginç rivayetlerden biri Yavuz Sultan Selim kılık değiştirerek Tebriz’e gidip, Şah İsmail’i satrançta yenince şahın, Şehzade Selim’e yenilginin hırsıyla bir tokat atması üzerine, Yavuz’un da bu tokat kulağıma küpe olsun diye küpe takmasıdır.

Bir diğer rivayete göre de Yavuz Sultan Selim İslamiyet’in kutsal topraklarına hakim olunca “Hadimü’l-Haremeyn”, yani Haremeyn’in hizmetkârı olduğunu göstermek için küpe takmıştır. Yavuz Sultan Selim’e ait olduğu iddia edilen küpeli resim daha sonraki yüzyıllara ait bir Avrupalı ressam tarafından yapılmıştır ve Birinci Selim’le uzaktan yakından ilgisi yoktur. Ancak Avrupalılar tarafından yapılan başka portrelerde de Yavuz’un küpeli resimlerine rastlanır.

Yavuz’u gösteren 16. yüzyıla ait ve daha sonraki dönemlerde çizilmiş minyatürlerde sultanın kulağında küpe olmadığı gibi, portresi de çok farklıdır. Ayrıca “Selimname” isimli Yavuz’un hayatını anlatan kitaplarda sultanın küpe taktığına dair bir bilgiye rastlanılmaz.

Eski bir gelenek

Türkmenler arasında küpe takmak bir gelenektir. Nitekim 1473’te Otlukbeli’nde Fatih Sultan Mehmed ile savaşan Akkoyunlu Türkmenleri’nde küpe takanlar vardı. Ayrıca bazı tarikatlarda dervişler dünyadan ve dünyevi nesnelerden soyutlandıklarını göstermek için mengüş (küpe) takarlardı. Bu iki gelenek de Yavuz Sultan Selim’e değil Akkoyunlular’ın topraklarında Safevi Devleti’ni kuran Şah İsmail’e uymaktadır. Nitekim Türk tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Şah İsmail’in küpeli minyatürleri vardır.

Yıllar önce Yavuz’un küpeli resmindeki yanlışlığa dikkat çeken Nezih Uzel, küpeli hükümdar resminin Şah İsmail veya Şah Cihan olabileceğini söylemiştir. Ancak resimdeki giyim tarzı ve küpe Şah Cihan’dan daha ziyade bir başka Babür hükümdarı Cihangir’e uymaktadır.

Yavuz denilen resim günümüzde Topkapı Sarayı’nda bulunuyor. Anlatılanlara göre diğer müzelerden saraya gelmiş ve burada bu resmin Yavuz’a ait olduğuna kanaat getirilmiş. Bu resim tarih ders kitaplarında kullanılınca da herkesin kafasında gerçeğinden çok farklı bir Yavuz Sultan Selim oluşmuştur.

Yasin-i Şerif okunurken vefat etti

Yavuz ömrünün son günlerinde Edirne’ye gitmişti. Buraya gitmeden önce sırtında çıkan şirpençe denilen bir çıbandan muzdaripti. Bu çıbanı hamamda sıktırıp, ovdurtması ve ardından Edirne’ye atla gitmeye çalışması hastalığını iyice artırdı. Padişahın hastalığı artınca Çorlu yakınlarında babası ile savaştığı yerde, 40 gün konaklandı. Yavuz’un hastalığı günden güne iyice ağırlaştı.

Sultanın hastalığı boyunca yanında gece gündüz musahibi Hasan Can vardı. 1520 yılının 21 Eylül’ünü 22 Eylül’e bağlayan gecede ikisinin aralarında şu konuşma cereyan etmişti:

Yavuz, musahibine “Hasan Can bu ne haldir” diye sorunca, Hasan Can, “Sultanım Cenabı Hakk’a teveccüh edip Allah’la beraber olacak zamandır” cevabını verdi. Yavuz “Bizi bunca zamandan beri kiminle bilirdin? Cenabı Hakka teveccühümüzde kusur mu gördün” deyince Hasan Can, “Hâşâ ki bir zaman zikr-i Rahman’dan şaştığınızı görmedim. Lâkin bu zaman başka zamana benzemediğinden ihtiyareten cesaret eyledim” dedi.

Yavuz, bu cevaptan sonra Hasan Can’a “Sure-i Yasin tilavet eyle” dedi ve onunla birlikte okumaya başladı. Yasin Suresi’nin ikinci okunuşu sırasında “Selâm” Ayeti’ne gelindiği zaman Yavuz Sultan Selim ruhunu teslim etmişti.

Az zamanda çok işler başarmıştı

Yavuz Sultan Selim, ortadan uzun boylu, kırmızı ve yuvarlak yüzlü, koç burunlu, çatık kaşlı, sert bakışlı, sakalı tıraşlı, bıyıklı, asabî mi­zaçlı bir hükümdardı. Çok cesur ve çok sertti. Gerçek bir harp dehası olan Yavuz Sultan Selim Osmanlı tarihinin en büyük mareşali idi.

Devlet hazinesinin dolu olmasını ister, israf ve ihtişamdan hoşlanmazdı. Hesap yapmadan, bilgi toplamadan ve tedbirini almadan sefere çıkmazdı. Meraklı bir hükümdardı. Mısır’dayken Nil’in kaynağını ve piramitleri araştırmıştı. Okumayı severdi. Vassaf tarihini ve diğer tarih kitaplarını tetkik etmişti. Arapça ve Farsça’ya hakim olan Yavuz Sultan Selim iyi bir şairdi. Farsça bir divanı vardır.

Şam’da Muhyiddin Arabî için bir cami, imaret ve türbe yaptırdı. Konya’daki Mevlana Dergâhı’na da su tesisi inşa ettirmişti. Oğlu Kanunî ise İstanbul’da babası adına bir cami ve türbe inşa ettirdi.

 Kaynak: http://www.bugun.com.tr/yavuz-sultan-selim-kupe-takmazdi-yazisi-182629

Bir Cevap Yazın